TÜRKİYE NÜKLEER ATIK ÇÖPLÜĞÜ MÜ OLUYOR?

Akkuyu başta olmak üzere Türkiye’de oluşacak radyoaktif atıkların Polatlı’da toplanacak olması, nükleer güvenlik, şeffaflık ve çevresel risk tartışmalarını yeniden alevlendirdi.

TÜRKİYE NÜKLEER ATIK ÇÖPLÜĞÜ MÜ OLUYOR?

Türkiye’nin ilk nükleer santrali olarak inşa edilen Akkuyu’dan çıkacak radyoaktif atıkların Ankara’nın Polatlı ilçesinde kurulması planlanan merkezde depolanacağının netleşmesi, çevre örgütleri ve uzmanlar arasında ciddi kaygılara yol açtı. Resmi belgelerde “ara depolama” olarak tanımlanan tesisin, yalnızca Akkuyu ile sınırlı kalmayacağı; sağlık kuruluşları, sanayi tesisleri ve araştırma merkezlerinden çıkan radyoaktif materyalleri de kabul edeceği belirtiliyor. Bu tablo, Türkiye’nin farklı noktalarından toplanacak nükleer yükün tek bir merkezde biriktirilmesi anlamına geliyor.

Tartışmanın bir diğer boyutu ise denetim mekanizması. Nükleer güvenlikten sorumlu kamu kurumları bulunsa da, sahadaki teknik kontrol, ölçümleme ve altyapı doğrulama süreçlerinin önemli kısmının özel şirketler eliyle yürütülmesi eleştiri konusu oldu. Uzmanlara göre bu model, kamu sorumluluğunu zayıflatırken, olası risklerde hesap verebilirliği de bulanıklaştırıyor. Özellikle nükleer atık gibi binlerce yıl etkisini sürdürebilecek maddelerin denetiminde kamusal bağımsızlık hayati önem taşırken, özel sektör ağırlıklı yapı “ticari mantık mı, halk sağlığı mı?” sorusunu büyütüyor.

Polatlı’nın seçilmesi de ayrı bir tartışma yaratıyor. Türkiye’nin en kaliteli buğdayının yetiştiği ve önemli tarım havzalarından biri olan bölgenin, yer altı su kaynakları ve üretim alanlarıyla stratejik bir noktada bulunması, olası sızıntı ya da ihmal durumunda büyük bir çevresel felaket riskini beraberinde getiriyor. Dünyada “geçici” denilerek kurulan pek çok nükleer atık sahasının onlarca yıl kalıcı hale geldiği bilinirken, Polatlı için uzun vadeli bertaraf planlarının kamuoyuna açık şekilde paylaşılmaması eleştirileri artırıyor.

Çevre savunucuları ise bu sürecin yalnızca bir enerji politikası değil, aynı zamanda bir yaşam hakkı meselesi olduğuna dikkat çekiyor. Türkiye’nin enerji bağımsızlığı adına atılan adımların, gelecekte toprağına, suyuna ve insan sağlığına ağır bedeller yüklememesi gerektiğini vurgulayan uzmanlar, nükleer atık yönetiminde şeffaflık, bağımsız bilimsel denetim ve halkın katılımı olmadan atılacak her adımın geri dönülmez sonuçlar doğurabileceği uyarısında bulunuyor. Polatlı kararı şimdi yalnızca bir depolama meselesi değil; Türkiye’nin çevresel geleceğine dair kritik bir sınav olarak görülüyor.

ATIKLARI TENMAK BERTARAF EDECEK

Türkiye’de nükleer atıkların geleceğine ilişkin tartışmayı büyüten en kritik ayrıntılardan biri de bertaraf sorumluluğu. Nükleer Düzenleme Kurumu, atıkların sorumluluğunun santrali işleten proje şirketinde olduğunu savunurken, sonradan sözleşmelere eklenen maddelerde “Türkiye Cumhuriyeti egemenlik alanında ortaya çıkan radyoaktif atıkların TENMAK tarafından bertaraf edileceği” açıkça belirtiliyor. Bu durum, atık yükünün fiilen Türkiye’nin omuzlarına bırakıldığı yorumlarını güçlendiriyor. Uzmanlara göre Akkuyu’daki her bir reaktörden yılda yaklaşık 30 ton radyoaktif atık çıkması beklenirken, dört reaktör tam kapasiteye ulaştığında bu miktar yılda 120 tona kadar yükselecek. Polatlı’da planlanan tesisin yalnızca Akkuyu değil, gelecekte kurulması hedeflenen Sinop ve İğneada nükleer santrallerinin atıkları için de ortak merkez haline getirilmesi ihtimali ciddi şekilde tartışılırken, bazı çevreler asıl riskin ileride yurtdışından radyoaktif atık kabulüne kapı aralanması olabileceğine dikkat çekiyor.

UHA Haber Merkezi - SEZGİN AKKOYUN

EKONOMİ